Tarih boyunca insanlar, otorite karşısında nasıl bir tavır sergileyecekleri konusunda büyük sınavlardan geçtiler.
Kimisi direndi, kimisi boyun eğdi, kimisi de sadece sistemin bir çarkı oldu. Ancak insan psikolojisinin en karanlık yönlerinden biri, sorgulamadan itaat etme refleksidir. İşte tam da bu noktada, 1961 yılında StanleyMilgram tarafından yapılan deney, insan doğasının ne kadar kırılgan ve manipüle edilebilir olduğunu gösterdi.
Milgram, deneyinde sıradan insanlara "bilimsel bir araştırma" adı altında, otorite figürlerinin talimatlarını ne ölçüde yerine getireceklerini test etti. Katılımcılar, elektrik şoku verdiklerini sandıkları bir kişiye, yanlış cevap verdikçe artan voltajlarla ceza uyguladı. Denekler, "sorumluluk size ait değil" telkiniyle, vicdanlarını susturup, emirleri yerine getirdi. Sonuç mu? Katılımcıların büyük bir çoğunluğu, kurbanın acı içindeki çığlıklarına rağmen, en yüksek voltaj seviyesine kadar gitmekten çekinmedi.
Şimdi bu deneyi Türkiye seçmenine uyarlayalım.
TÜRKİYE SEÇMENİ VE KÖR İTAAT SENDROMU
Türkiye’de seçmen, yıllardır Milgram’ın deneklerinden farksız bir şekilde otoritenin emirlerine boyun eğiyor. Siyasi liderler, medya ve ideolojik baskılar, toplumun büyük bir kesimini sorgulamadan itaat eden bir makineye çevirmiş durumda. "Lider ne derse doğrudur" anlayışı, seçmeni bilinçli bireyler olmaktan çıkarıp, birer figürana dönüştürüyor.
Seçmen, her seçim döneminde daha da kötüleşen ekonomik tabloya, liyakatsiz kadrolara, yozlaşmış siyasete rağmen aynı zihniyete oy vermekten çekinmiyor. Tıpkı Milgram’ın denekleri gibi, "Büyüklerimiz bizden daha iyi bilir" düşüncesiyle hareket ediyor ve kendi çıkarlarına zarar veren kararları desteklemekten geri durmuyor.
Sorgulamak yerine biat etmek, yanlış giden bir şeyi düzeltmek yerine "lider bilir" demek, demokrasiyi felç eden en büyük hastalıktır. Türkiye’de halkın büyük bir kesimi, düşünme yetisini devre dışı bırakmış bir halde, siyasi otoritenin emirleriyle hareket ediyor. İşsizlik, enflasyon, eğitimde çöküş, adaletsizlik... Tüm bunlara rağmen, seçmenin önemli bir kısmı, kendi sefaletini üreten sisteme dört elle sarılmaya devam ediyor.
OTORİTENİN VİCDANI OLMAZ
Milgram deneyi, bize otoritenin her zaman etik olmadığını ve yanlış emirler verebileceğini gösterdi. Türkiye’de de liderlerin, bürokrasinin ve medya güdümlü propagandanın toplum üzerindeki etkisi, bireysel vicdanı susturuyor. Halk, liderlerin vaatlerine inanarak, kendi akıl süzgecini bir kenara bırakıyor ve verilen her talimatı meşru kabul ediyor.
Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var: Otoritenin vicdanı olmaz. Otoritenin çıkarları olur. Siyasetçilerin, halkın refahını değil, kendi güçlerini korumayı önceliklendirdiğini görmek için dahi olmaya gerek yok. Eğer seçmenler, kendilerini yönetenleri sorgulamayı bırakırsa, bir gün "elektrik şokunu veren" değil, "şoku yiyen" tarafta olduklarını fark ederler ama iş işten geçmiş olur.
TÜRKİYE’NİN MİLGRAM DENEYİNDEN ÇIKIŞI
Türkiye’de seçmenin bilinçlenmesi için yapılması gereken en önemli şey, bireysel aklı devreye sokmak ve "siyaset üstü" bir sorgulama mekanizması oluşturmaktır. Liderler gelip geçicidir, ama halkın iradesi kalıcıdır. Eğer toplum, sorgulamadan, sadece otoritenin emirlerini yerine getiren bir güruh olarak kalmaya devam ederse, sonu her zaman hüsran olacaktır.
Milgram’ın deneyinde olduğu gibi, Türkiye’de de seçmenlerin çoğu düğmeye basıyor ama sonuçlarını düşünmüyor. Peki ya siz? Siz hangi taraftasınız? Sorgulayan mı, yoksa düğmeye basıp "Ben sadece verilen emri yerine getirdim" diyenlerden mi?
Türkiye, binlerce yıllık medeniyetlerin beşiği… Anadolu, tarih boyunca farklı inançlara, kültürlere ve milletlere ev sahipliği yapmış eşsiz bir coğrafya. Biz bugün bu toprakların mirasçılarıyız. Ancak ne acıdır ki, bu mirasın değerini anlamakta ve onu ekonomik bir kazanca dönüştürmekte hala büyük s
Geçtiğimiz günlerde turizmhaberci.com ve İGFA Haber sitelerinde yayımlanan "Halıdere’de Türk İzleri" başlıklı yazım üzerine birçok eleştiri aldım. Bunların bir kısmı eleştiri sınırlarını aşarak doğrudan ithama dönüştü. En dikkat çekeni ise verdiğim bilgilerin doğru olmadığı yönündeki iddialardı. A
Uğur Mumcu’nun Kürt Dosyası kitabı, 1990’ların başında Türkiye’de devlet, terör örgütleri ve küresel güçler arasındaki kirli ilişkileri ortaya seren bir eserdi. Mumcu, bölücülüğün yalnızca bir "hak arayışı" meselesi olmadığını, bunun emperyalist projelerin bir ayağı olduğunu açıkça yazıyordu. Bugü
Tarih, kimi zaman göz ardı edilen bir aynadır. O aynaya dikkatle bakanlar, geçmişin tozlu sayfalarında sadece yıkılmış medeniyetleri değil, köklerini, kimliğini ve geleceğini de görür. Anadolu’nun her karış toprağı, bize bu gerçeği haykırırken, bazıları hâlâ bu sesi duymamakta ısrar ediyor. Oysa a
Türkiye her yeni güne daha da ağırlaşan ekonomik yüklerle uyanıyor. Vatandaşın mutfağında tenceresi kaynamıyor, çarşı pazarda fiyatlar el yakıyor, kiralar asgari ücretle yarışıyor. İşçi, memur, emekli… Herkes perişan. İnsanlar kredi kartlarıyla günü kurtarmaya çalışırken bankalar faizleriyle vatan